30 Kasım 2010 Salı

Bayram seyran @ İtalya notları - 2 Rome City Apartments

Bayram tatilinden devam ediyorum. Bu yazımda kısa dönem ev kiralamanın faydalarından bahsedeceğim. Roma’da otelde kalmak yerine ev tuttuk. Biz 3 kişi kaldığımız için acayip ucuza geldi. Ama benim evi otellere tercih etmemim sebebi Roma otellerinin çok bakımsız ve pahalı olması. Bunun yanında küçücük odalarda kalıyorsunuz. Valizi açınca kapı kapanmaz, duşa sığmazsınız,  zaten dekorasyon eskidir vs vs. Evler genellikle güzel çıkıyor ama burada da şansız durumlar olabiliyor. Canan, Emre ve ben çok şanslıydık. Via del Corso üzerinde son derece geniş ve mobilyaları güzel bir evde kaldık. IKEA’dan döşenmiş ama olsun. Mutfakta veya salonda oturabiliyorsunuz. Geniş dolaba herkes eşyalarını asabiliyor. Herkes valisizini rahat rahat açıyor. Mesela ben 5 gün boyunca koridorda bıraktım, kimseye engel olmadı. Marketten alışveriş yapıp dolaba koyuyorsunuz, ooh! Tam ev konforu. Bizim ev kiraladığımız şirket RomeCity Apartments. Güvenebileceğiniz, gayet ilgili bir şirket. www.romecityapartments.com Ofisleri Termini istasyonuna yaklaşık 1 km. Rezervasyon sırasında toplam ücretim 30%sini alıyorlar ve kalanını anahtarı teslim alırken peşin ödüyorsunuz. Bu ödemede kredi kartı kabul edilmiyor, sadece kaporada kredi kartıyla ödeme yapılabiliyor. Biz başka ev istemiştik ama aynı fiyata bu evi tavsiye ettiler. İyi de etmişler. Günlüğüne 100 EUR ödediğimiz daireden çok memnun kaldık. Bu arada temizlik için ayrıca para istemiyorlar. Fiyata son temizlik de dahil. Tabii evi leş bırakmamanız nezaketen iyi olur. 3 kişi kalacaksanız bizim kaldığımız evi sorun, yukarıda yazdığım gibi Via del Corso no 43, İspanyol merdivenlerine ve Piazza del Popolo’ya çok yakın.

The Beatles - Now on iTunes



Şu anda dünyadaki tüm Apple mağazalarında, internet sitesinde ‘’The Beatles.Now on İTunes’’ reklamı var.
İlk bakışta itunes üzerinden satış yapmak için bir reklam gibi görünüyor fakat içeriği çok daha faklı..
Beatles demek devrim (revolution) demek, yeni bir hayat tarzı demek, marka kendisiyle Beatles’ı özleştiriyor.

Bembeyaz, sade ve karmaşık olmayan, natural masalar üzerinde ürünlerinin sıralandığı, halkın kısa süreli net cafe olarak kullandığı apple mağazalarında, devamlı olarak Beatles şarkıları çalıyor, büyük afişlerle ekteki resim kafanıza işliyor ve siz mağazadan çıktıktan sonra aklınızda,  Beatles soundu, resmi ve apple oluyor. Günlerce resim ve sound kafanızın içinde dönmeye devam ediyor. Muhteşem ve çok basit bir pazarlama tekniği.

Aslında bu yazının anafikri ekteki resim, isterseniz bu resmin kodlarını biraz çözelim.

Yıl muhtemelen 60 ların sonları.Grup üyeleri artık yavaş yavaş bilindik görüntülerini almaya başlıyorlar.
Takım elbiseli, tek tip saç modelli, efendi taşralı İngiliz görüntülerinden çıkıp, her biri ayrı tarzını oluşturmaya başlamış.
Ayrılık rüzgarlarının artık yavaş yavaş esmeye başladığı resimden çok net bir şekilde anlaşılıyor.

Soğuk savaşın ortası, dünya kesin bir çizgi ile ikiye bölünmüş durumda, Sosyalizm gümbür gümbür geliyor, Küba’da Fidel ve Che rüzgarı esiyor. Rusya Macaristan’a girmiş sırada Çekoslavakya var. ABD ‘de bir yandan Vietnam ile uğraşıyor, diğer yandan Kenedy sonrası karizmatik lider arayışında.
Tüm karşı blog ve muhalifler Vietnam’ın arkasında.Kıta Avrupası kaynıyor, İRA İngiltere’yi kana bulamaya hazır, herkes yeni bir dünya istiyor ve özgürlük diyor.

İşte tam bugünlerde tüm dünyada Beatles demek özgürlük demek, isyan demek, tüm dünya ortak payda olarak Beatles’da buluşuyor, sınırları kaldırıyor.70 lerden itibaren özgürlüğün simgesi olacak Rock ruhu gittikçe sertleşen Baetles sounduyla doğmaya başlıyor.
John Lennon o meşhur sözüyle durumu çok net anlatıyor ‘’Beatles şu anda İsa’dan bile daha ünlü’’

Tekrar resime dönelim, kıyafetler üzerinden bu devrim ruhuna bakalım.
Mc Cartney’nin pantolunu, meşhur İspanyol paçadan  bugünkü boot cut paçaya dönmüş ve bu bir jean değil pantolon. Gömlek beyaz ve kolları kıvrılmış, 50 ve 60 larda kıvrılmış gömlek yoktur.O yıllarda yelek genelde takım elbise veya smokin ile giyilirken, Mc Cartney modern bir tarz yaratmış.Paçalar hepsinde kısa, amaç ayakkabının ön plana çıkması.Ayakkabı seçimi müthiş, oluşabilecek maço imajını kırmak için klasik olmayan hatta biraz da feminen diyebileceğimiz hafif topuklu, bağcıklı.

Lennon tüm dünyada entelijansın simgesi olacak gözlüğünü takmış.En büyük mesaj takım elbisesiz kravat takılır. Hatta yaka beyaz puantiyeli gömlekle de takılır. Altında jean ve en önemlisi beyaz ayakkabı. Freddie Mercury’nin Adidas Rom giyip sahneye çıkmasına daha 20 sene var.

Bataristler hep arka plandadır, Ringo Star da aynı kaderi paylaşmıştır, grubun dağılma sürecinde uzlaşmacı tavrı ile grubu ayakta tutmaya çalışmıştır. Resimdeki duruşu da bence biraz öyle, net anlaşılmıyor ama takım muhtemelen kadife, koyu renk gömlek ve geniş yaka, parmağında yüzük ve muhtemelen ayağındaki ayakkabı bot.Bugün bile bu kıyafette birisi görseniz ilk aklınıza gelecek şey farklılık olacaktır.

Harrison için söylenecek çok şey var, bana hep Gunsn Roses’ın Duff Mckaganını anımsatır. Duff besteleri ve müthiş müzik dehası ile grubun beyniydi.Harrison’da o yeteneklerin ve dehanın fazlası vardı fakat hiçbir zaman Mc Cartney ve Lennon’ın önüne geçemedi ve hep grubun arıza ismi olarak anıldı. Zaten bu kibirde resime yansıyor.Fakat kot cekete, cekette kaleme ve beyaz ayakkabıya dikkat.

Uzattık bağlıyoruz.Dünyadaki hayat tarzını değiştiren devrim, popüler kültür adına ne derseniz diyin, başlangıcı bence ne James Bond, ne Coca Cola, ne Picasso, ne de Marylin Monroe’nun Playboy pozlarıdır.Devrim resimdeki bu Liverpoollu işçi çocuklarıyla başlamıştır.
Şimdi yaslanın arkaya, resime dikkatlice bakın ama çok dikkatli, ipodunuzu takın kulağınıza ve……

Let me take you down,
'cause I'm going to strawberry Fields
Nothing is Real,
and nothing to get hung about.
Strawberry Fields forever

Mehmet Denli (29.11.2010)

26 Kasım 2010 Cuma

Bayram seyran @ İtalya notları - 1

Bayram tatili biteli bir hafta oldu ama ben daha yeni yeni kendime geliyorum. Tatil boyunca onu da yazarım bunu da yazarım diye gezindim durdum ama bilgisayar karşısına oturunca hepsi gitti. Demek ki neymiş, not defterine minik minik notlar alacakmışsın Zehra J Allahtan gittiğim bir iki lokantanın kartını alıp foto çektim de onları hemen yazabileceğim. Sevgili Memocuğum İtalyan ruhunu anlatırken ben de yediğimi içtiğimi anlatayım.

Öncelikle yeni memleketimiz, yani Floransa’dan başlıyorum. Daha önce pizzacı tavsiyesi yapmıştım, Il Gatto e Il Volpe. Bu tavsiyemi yeniden yazmama gerek yok ama şiddetle tavsiye etmeye devam ediyorum.
 İlk tavsiye benim evime de çok yakın olduğu için daha bir sevdiğim Il Barrino. Floransa’da 1927’den beri olan antik bir trattoria. Benim yeni mahalleyi keşfe çıktığımızda tesadüfen gördük ve ertesi akşam hemen yemeğe gittik. Bize yardım eden bayan hayatımda gördüğüm en tatlı garsonlardan biriydi. Turistik şehirlerde garsonlar genellikle turistlere çok ilgi göstermezler. Zaten İtalyan olmayan tek biz vardık. Onun dışında herkes yaşını başını almış İtalyanlardı. Meşhur bisteca fiorentina yedik. Bir de tabii bayram tatilimizin içkisi chianti J Benim için arkadaşlarımla biftek paylaşmak çok zor oluyor çünkü ben kanlı kanlı yemeği tercih ederken bütün arkadaşlarım çok pişmiş seviyorlar. Canan ve Emre de öyle yediklerinden yediğim et bana bayağı kömür kıvamında geldi ama olsun. Önemli olan sohbet muhabbet, et her zaman yenir. İnsanlar saatlerce kapıda masa boşalmasını beklediklerinden diğer yemeklerin de lezzetli olduğunu varsayıyorum. Adres Via Gioberti 71/R tel: 39 055 660565 – merkeze çok yakın değil ama yürüme yolu çok basit. Duomo’nun oradan Piazza Beccaria yönüne doğru dümdüz yürüyün. Porta alla Croce’den karşıya geçin ve o yol Via Gioberti. Aldığım insider infoya göre Fiorentinalar turistik merkezde değil de bu bölgede takılırlarmış. Ben de o kokuyu almış olacağım ki bu bölgede ev tutmuşum J

İkinci tavsiye gayet turistik ve fiorentik ama manzara müthiş! Hemen Ponte Vecchio manzaralı bir bar. Golden View Open Bar. Ayrıca Lokanta kısmı da var ama oraya hiç gitmedim. Hep aperativo için gidiyorum. Tabii aperativo da aperol spritz içiyoruz. Sanırım aperativo saat 18:00’de başlıyor. Adres Via dei Bardi 58R (Ponte Vecchio) Köprünün Uffizi kısmı değil diğer tarafında hemen sola dönüyorsunuz. Karşısında Conad var.

Üçüncü tavsiyem ise dondurmacı. Yine Ponte Vecchio bölgesinde ama bu sefer Uffizi tarafında. Köprüden hemen bir iki adım atın, sol tarafta Gelateria Sofia. Dondurmalar müthiş lezzetli ama sakın waffle yemeyin. Dondurmalardan benim favorim yoğurtlu ve vanilyalı. Biraz fiyatları pahalı ama adam Ponte Vecchio dibine açmış, olsun o kadar. Adres Via Por S. Maria 5/R

Şimdilik bu kadar tavsiye yeter. Daha sonra Roma’dan bir iki yer tavsiye edeceğim.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Üstadla buluşma

Mehmet Denli Shakespeare bulusmasi - NY Kasim 2010
‘’Dünya bir Oyun Sahnesi’’ yazısını bayramdan önce yazmıştım, resmini seçerken de Central Park’daki ikon olmuş Shakespeare heykelini seçmiştim.
Tek sebebi bence en güzel Shakespeare heykeli olmasıydı.
Bayramda Central Park’da dolaşırken heykeli gördüm, aklıma yazı geldi ve Üstad’a saygılarımı sunmak istedim…. 

Unut Gitsin
Yas mas tutma sevgilim, öldüğüm zaman. 
Toprakta böceklere güldüğüm zaman 
Duyurunca, paslı sesiyle, ölüp gittiğimi, bir çan... 
Yas mas tutma sevgilim, öldüğüm zaman 

Çürüyen gövdem gibi, yitip gitsim aşkın da... 
Ne bir mektup kalsın bizden, ne bir söz, ne bir eşya... 
Unut gitsin adımı, arkamdan da ağlama 
Göz yaşınla da eğlenir, onu da alıp-satar bu dünya...

William Shakespeare

Mehmet Denli (23.11.2010)

Chianti Classico




Kim bilir kaç şaire, ressama, yazara ilham kaynağı olmuştur??
Kaç aşka tanıklık etmiştir?? Kaç güzel kadın uğruna açılmıştır?? Kaç sevişmeye eşlik etmiştir??

Chianti Classico; Toskana Bölgesi’nin tüm dünyaya sunduğu kırmızı şarabı.

Tek bir şişe hayata ayrıcalık katar mı?? Hayata bakışı değiştirir mi??
Cevabı evet.

Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, gördüğümde kendimi güvende hissediyorum.

Tek bir şişe; Aşk,tutku, hüzün, farklılık….

Mehmet Denli (23.11.2010)

Z.B. notu: Chianti saraplarinin dunyaca populer olmasi kalitenin bozulmasini da beraberinde getirdi. Toskana'nin her yeri kaliteli veya kalitesiz uzum baglari ile doldu. Bu duruma karsi Italyan hukumeti tedbirler aldi. Hangi bolgeye hangi cesit uzumler ekilecegi, belli adlari kullanabilmek icin ne kadar yillandirilmasi gerektigi gibi klasifikasyonlar gelistirildi. DOC (Denominaziano di Origine Controllata) ve DOCG (Denominaziano di Origine Controllata e Garantita) standartlari sarap uretimini duzenleyen ve denetleyen sistem oldu. (Vedat Milor'un Lokanta ve Saraplar rehberi - Italya adli kitabindan derledim. Orada Toskana'yi uzun uzun anlatiyor)

21 Kasım 2010 Pazar

Akdeniz Ruhu



İtalya’yı neden mi seviyorum.
Çok basit çünkü ruhu var ve taklit edilemiyor.

En güzel örneğini resimde göreceksiniz.

’’Letter to Juliete’’ 2010 yapımı Amerikan filmi. Newyorklu nişanlı çift, erkeğin açacağı İtalyan Restaurantı için İtalya’ya gelirler.
Çocuk çok yoğundur, kız sıkılır ve ‘’sen git işini hallet ben kendi başımın çaresine bakarım’’ der. Çocuk çok mutlu olur işine döner.
Kızcağız Verona’da gezerken  Juliete’e duvara  yazılan  mektupların arasında 50 yıllık bir mektup bulur ve peşine düşer.

Amanda Seyfried Mamamia’dan sonra başka bir Akdeniz ruhu ile harmanlanmış Amerikalı cici kız rolünde.
Herşey uygun, kız güzel, tarzı kıyafetleri uyuyor, aşkın peşinden gidiyor, inancını hiç kaybetmiyor inat ediyor, baş kaldırıyor ama gene eksik.
Mamamia ‘da o ruh vardı; Meryl Strip vardı,  Abba vardı,
Damadın düğünden bir gece önce, eski bir Kuzey Ege efsanesi olan Truvalı Helen’in incilerini denizde arama sahnesi bile o ruha yeterdi.
Ama işin içine dar sokakları, Sienayı,  Toskana Bağlarını, peyniri, aşkı ve Juliet’i katmanız yetmiyor.

Çok kullanılan ucuz yönetmen numarasıdır, filmi çektiğiniz şehrin mekanlarına meydanlarına yaslanırsınız.
Akdeniz sahilleri bu iş için mükemmel mekanlar içerir. Bir yönetmenin dehası işte bu tip durumlarda ortaya çıkıyor.
Seneryosuna, oyuncularına güvenen yönetmen bu tip numaralara girmiyor, örnek mi?? Vicky and  Cristina Barcelona Woody Alen.

Filmde de göreceksiniz, Verona’nın, Toskana’nın ve Siena’nın muhteşem kareleri, butik otelleri, bağları sizi çekecek, gitmek isteyeceksiniz.
Verona meydan’da yenen akşam yemeği, Juliete’in duvarı içinizi kıpırdatacak.
Sırf bu görüntüler için  film seyretmeye değer ama anlatmak istediğimiz tamamen farklı.
30 Milyon Dolar da harcasanız, aşk, şarap, tutku da deseniz olmuyor.
Resim yukarda bakın ve siz karar verin.

Not: Juliete’in balkonu ile çiftin kaldığı odanın balkonunun üstü kapalı benzeştirilmesi ucuz olmuş.
Filmdeki erkek karakter Gael Garcia Bernal, ilk olarak İnarritu’nun  ‘’Paramparça Aşklar ve Köpekler’’ filmi ile karşımıza çıkmıştı. Sonra Salles’in ‘’Motosiklet Günlüğü’’ ile büyülemişti, Che’yi oynamıştı. Bu yeteneğin altını da ayrıca çiziyorum.

Mehmet Denli (09.11.2010)

Z.B. notu: Godfather 3. bolumdeki Sicilya sahneleri hala aklimda, sirf o film ugruna italyanca ogrenilir

Me ne Infyschio



Ne Kuzeylilerin zenci muamelesi, ne AB dayatmaları, ne işsizlik….

Me ne infyschio (Bana vız gelir)

Üzerinize Türkiye veya Türk takımlarının formlarından birini giyerek, Napoli Balık çarşısından yavaş yavaş yürüyerek, dar sokaklardan geçerek Limana çıkıp, kaleye bakan ufak kafelerin birinde oturup espresso içmediyseniz.

Sakın ama sakın ‘’Ben İtalya’yı gördüm’’ demeyin, çünkü görmediniz.

Mehmet Denli (09.11.2010)

12 Kasım 2010 Cuma

Dünya bir oyun sahnesi


Uzun imparatorluklardan kalan çok sesli kültür mirasları, günümüzde dünyanın turistlik çekim alanlarını oluşturuyor. İnsanlar sanattan mutfağa, tarihten modaya ve yaşam tarzına uzanan bu geniş yelpazeleri keşfetmek ve gizemlerini çözmek için, eski imparatorluk topraklarına şartlanmış bir şekilde ilgi duyuyorlar.

Bir kitap, bir film, belgesel bile yeterli olabiliyor, milyonlarca insanın  bu topraklara akın etmesine.
Şüphesiz İtalya’nın cazibesinin üzerinde Roma İmparatorluğundan kalan miras kadar, çok uzun süre ayakta kalan Şehir Devletlerinin de büyük etkisi var.

İşte bu kültürü, zenginliği ve gizemi daha siyasal birlik sağlanmadan yani İtalya İtalya olmadan keşfeden büyük usta William Shakespear.
Oyunlarının bir çoğu İtalya’da geçer, (‘’Othello’’ ‘’Venedik Taciri’’ ‘’Romeo ve Juliet’’ ‘’İki Centilmen Soylu’’ ‘’Julius Cesar’’ ‘’Antony ve Cleopatra’’ ‘’Troilus ile Cressida’’ ‘’Bir Yaz Gecesi Rüyası’’)

Hep merak etmişimdir, bu deha İngiltere gibi Aristokrasinin ve İhtişamın merkezinde yaşayıp, saray içi çekişmeleri, aristokratlar arasındaki gizli aşkları, entrikaları, hainlikleri, tutkuyu ve kibiri yazmak varken, neden istediğini Roma’da, Verona’da, Venedik’de aramıştır?? Vardır bir sebebi,

Tabii ki;  Othello’dan, Romeo ve Julliet’den replikler dönüyor kafamızın içinde, ama yavaş yavaş….

Önce ufak bir açılış yapalım, Hoşgeldin üstad;

" Yağmuru sevdiğini söylüyorsun ama yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun, güneşi sevdiğini söylüyorsun ama güneş açınca gölgeye kaçıyorsun, rüzgarı sevdiğini söylüyorsun rüzgar çıkınca pencereni örtüyorsun. İşte bundan korkuyorum çünkü beni de sevdiğini söylüyorsun. "  
William Shakespeare

(Mehmet Denli 09.11.2010)

5 Kasım 2010 Cuma

Homofobik Silvio Berlusconi

http://www.youtube.com/watch?v=H8k-qeA28IQ&feature=related

Bilmeyen yoktur, Berlusconi'nin basi surekli kucuk yastaki fahiselerle derttedir. Isin enteresan yani, adam hic inkar etmiyor, sadece "Hayatimda para verip seks yapmadim" diyor. Isin daha enteresan yani, bu adam Italya'da cok seviliyor. 2 Kasim 2010'da hakkinda cikan son haberler hakkinda yaptigi aciklamayi yukarida ekledim. Guzel kadinlarla anilmak gay olmaktan daha iyidir diyor. Su bizim yillardir girmeye calistigimiz, ugruna yuzlerce yasa degistirdigimiz Avrupa Birligi'ne uye bir ulkenin basbakani boyle konusuyorsa umarim hic bir zaman o birlige mensup olmayiz. Aziz Nesin Turk halki icin aptal dedi ama bence Italyanlarin da bizden asagi kalir yanlari yok. Zaten arastirmalar akraba oldugumuzu gosteriyor. Arastirmaya gerek yok, iki ulkenin secim sonuclarina bakmak akraba oldugumuzun kaniti!

Polente


Avrupa’nın hatta dünyanın her yerinde, en lüksünden ara sokaktakine kadar, bütün İtalyan restaurantlarında menüler aşağı yukarı aynıdır.

Yerel lezzetlerle harmanlanmış bazı istisnaların dışında menü çok fazla değişmez.
Genelde güney ve orta İtalya izlerini taşır, pizza, ravioli, penne, spaghetti, fettuccini, caprese, bruschetta, risotto, tiramisu ve bilinen bir çok lezzet.
İtalyanlar her bölgeden olan, süper market tarzı karışık lezzet harmanına mesafeli dururlar.

Kuzeyde bir restauranta gittiğinizde, pizza dediğinizde, size nazikçe pizzacıya gitmeniz gerektiğini söylerler, güneyde onlara ait olmayan bir yemek istediğinizde bazen o nezaketi ararsınız bile, sıkıysa Napoli’de et isteyin bakalım.
Dünya’da genelde Kuzeyliler gidip başka bir yerde İtalyan Restaurantı açmadığı için bazı kuzey lezzetleri kapı arkasında kalmıştır.

son derece basit ama bir o kadar lezzetli polente


İşte bunlardan bir tanesi Polente….

Mısır unundan yapılan bir bulamaç, bizim kuzeydeki mısır ekmeğini veya muhlamayı andırır.
Bulamaç soğuduktan sonra ızgarada ekmek haline getirilerek, garnetür olarak da servis edilir.
Değişik peynir çeşitleri, sarımsak, domates, mantar ve et çeşitleri ile de karıştıralabilir.

Venediklilerin ve Cenovalıların polenteyi, bizim kuzey ile yaptıkları ticaret sırasında keşfettiğine dair şehir efsaneleri de vardır.
Kuzey İtalyanların söylediği ise 2. Dünya savaşı sırasındaki yoklukta, en ucuz ve en bol mahsul olan mısırın, bu yokluğa bir çare olarak çeşitli değişik şekilleri ile sofralarına girdiğidir.Bilemeyiz.

Kuzey İtalyanların marka önceliği çok farklıdır. Dünyada marka olabilecek bir çok yerel lezzeti otomotiv, moda, sanat, design gibi gelir kaynağı çok daha fazla olan ürünlere tercih etmişlerdir ve mutfaklarının tanıtımı için ayni özeni göstermemişlerdir.


(Mehmet Denli 03.11.2010)

2 Kasım 2010 Salı

And what world are you from Enzo?



Bu dünyaya ait olamayan, sevinçlerini, hüzünlerini, iç hesaplaşmalarını derin mavide arayan adamların hikayesidir ‘’The Big Blue’’ ‘’Le Grand Bleu’’
Luc Besson’un Jean Reno efsanesini beyaz perdeye tanıttığı filmdir.
İkili 6 sene sonra tekrar bir araya gelecek ve sinema tarihinin unutulmazı Leon ortaya çıkacaktır.

Jack (Jean Marc Barr) ve Enzo (Jean Reno) çok eski arkadaştırlar ve ikiside rekabet içinde olan dalgıçtır. Johanna (Rosanna Arquette) Jack’e aşıktır ve bir türlü ona yaklaşamaz, bu konuda Enzo’dan yardım ister, Enzo’nun cevabı bu adamların dünyasını ve İtalyayı anlatan en güzel repliktir.

Enzo’nun annesinin Sicilya’da denize dik, üzüm bağlarının arasında, üçüne zorla bir Spagetti yedirme sahnesi vardı ki; ne bloglar, ne kitaplar yeter anlatmaya… 


Enzo: Dont think of Jacques as a human being, he's from another world.
Johanna: Oh yeah? And what world are you from Enzo?
Enzo: Italia! 

(Mehmet Denli 30.10.2010)


Jean Reno



Jean Reno, 

Yeri gelmişken iki kelime de beyefendi için söylemeliyiz,

İtalyan değildir, Fas’da doğmuş İspanyol asılı Fransız bir ailenin çocuğudur.
Nedense bende hep  Sicilyalı toprak sahibi bir ailenin,
idealleri ve sevdiği kadın uğruna her şeyi bir kenara bırakan gururlu çocuğu izlemini uyandırır.

Bence derinlerde bir yerlerde DNA’sında İtalyanlık vardır.

Luc Besson da böyle hiisediyor olmalı ki, filmlerinde onu İtalyan veya İtalyan asıllı karakterlerde oynatıyor.

(Mehmet Denli 30.10.2010)