30 Ocak 2011 Pazar

EXKI

Mehmet Eataly’i çok güzel anlatmış. Okuyunca aklıma Exki geldi. Onu da ben yazayım.

Exki sanırım bir Fransız markası ama Kuzey İtalya’da bayağı meşhur. Ben ilk defa Paris’de görmüştüm. Fuar döneminde sandviç yemekten içimiz kuruduğundan fuar alanına gitmeden şehir içinde salata, müslili yoğurt, havuçlu kek vs alıp standa gidiyorum. Böylece fuarda hem sıra beklemiyorum, hem de leziz leziz öğle yemeği yiyiyorum.
Exki Paris
İtalya’da ilk defa Torino’da gördüm. Torino dışında bir de Milano’da var. Aslında fast food ama sağlıklı fast food. Sloganları “Naturel, taze ve hazır”. Havuçlu keklerinin bağımlısıyım. Sandviçler, salatalar, kişler, tatlılar vs, hepsi  günlük hazırlanıyor. Küçük paketlerde bisküviler, grissiniler  çok lezzetli ve pratik.

Exki İtalyan kafelerinden çok New York kafelerini andırıyor. Amerika’da son yılların gözdesi “healthy fast food” Exki’de fazlasıyla mevcut. Umarım sadece Torino ve Milano’da sınırlı kalmaz ve tüm italya’ya yayılır. İtalyanların çok sevdiğim yanı, yemek konusunda çok muhafazakarlar. Torino’da ve Milano’da yaşayan yabancı (özellikle Amerikalı sayısı) çok fazla. Bu nedenle bu şehirlerde başarılı. Bence Exki İstanbul’a da çok yakışır. Eataly’i getiren girişimi bu zinciri de getirsin lütfen 

29 Ocak 2011 Cumartesi

Eataly


eDaha öncede blogda yazmıştık, İtalyanların bu kadar basit malzemeler ile dünya mutfaklarında bu kadar söz sahibi olmaları, en tercih edilen mutfak olmaları dehalarıdır diye.
Artık marka yaratmakta sınır tanımayan İtalyanların yeni konsepti EATALY.


Çok basit, nasıl ki sadece patlıcan ve parmezanı karıştırıp parmigiano yapıyorlarsa, mozerella, fesleğen ve cherry domates ile caprese elde ediyor ve bunları 10-12 eurodan tüm dünyada satıyorlarsa İtalyan mutfağının köşe taşlarını  (şarap, peynir, soğuk et, dondurma, pizza, pasta) aynı çatı altında değişik konseptlerle topluyorlar ve sunuyorlar, size de ‘’yetalya’’ veya ‘’italyayı ye’’ diyorlar.

Açıklayalım; İtalya’dan döndüğünüzde aklınızda yeme içme ile ilgili bir çok şey kalır.Balık pazarları, bakeryler, taze pasta, küçük 3-5 masalı, desk üzerinde yemek yenilen restaurantlar, wine hauselar, soğuk et, şarap ve peynir satan bistrolar, outdoor pazarlar, yemek kitapları, dondurmacılar, kahve… ve tabi  İtalyan yemek okulları.


Hepsinin modern bir konsept ve mimari ile aynı yerde toplandığını düşünün.
Bir cumartesi öğleden sonra tek bir yere giderek orada önce ufak bir şarap tadımı gerçekleştirip, ardından peynir ve soğuk et tadıp, İtalyan yemek kitaplarını okuyup, yemek derslerine katılabilir, evinize İtalyan peynirleri, özel sebzeleri, ev yapımı pastaları alıp, sevgilinizle, arkadaşınızla bir şeyler yiyip en az 3-4 saatinizi rahatlıkla geçirebilirsiniz. Ve en güzeli ne yediyseniz evinize oradan alıp götürebiliyorsunuz.

Nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama modern şehir hayatının tüm imkanlarından yararlanıp, şehrin ortasında bir food market açılıyorlar, siz içeride hiçbir şekilde mall ve parekende kültürü hissetmediğiniz  gibi kendinizi Amalfi’nin Firenze’nin sokaklarında geziniyor gibi algılıyorsunuz.
Bağırarak yüksek sesle konuşan bembeyaz giyinmiş İtalyan aşçılar etrafta dolaşıyorlar, yemek dersi alanlar ortada herkesin gözü önünde ders alıyor, pastalar, lazanyalar, ravioliler gözünüzün önünde klasik eski İtalyan Makinelerinde yapılıyor, Pizzalar büyük odun fırınlarından çıkıp havalarda uçuşuyor, kahve modern kahve makinalarında değil, 400 yıllık geleneğin ürünü olan büyük buharlı makinalarda yapılıyor. İtalyan ruhunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.


Ürün çalışan korelasyonu müthiş.
Çikolata, şarap, soğuk et  gibi Elit İtalya sembolü olan ürünlerde, sizinle güzel İngilizce veya yaymadan düzgün İtalyanca konuşan bir kuzeyli ilgileniyor, çok fazla içli dışlı olmuyor, eksiksiz bir biçimde siz de negatif hiçbir algı bırakmadan işini yapıyor.
İş Pasta, Pizza, Aşcılar ve yemek yemeğe geldiğinde karşınıza, arap aksanına yakın bir İngilizce veya yayık, gürültülü bir İtalyanca ile  konuşan, erkekse mutlaka uzun saçlı, gömleğin önü açık ve haç kolyesi gözüken,Katolikliğini (kesinlikle sorun değil) sergilemekte hiçbir kusur görmeyen, dokunarak sizinle konuşan bir güneyli karşınıza geliyor.


Konsept biraz İstinye Pazarı’nı andırıyor ama tabi ki bir mall içinde değil,
şehir merkezinde, şehrin dokusunu ve dinamiklerini insanların hissedebileceği yürüyüş mesafesinde düz ayak bir lokasyon seçiliyor.
Torino’da doğan bu zincir Milano ve Bologna'dan sonra Tokyo ve Newyork’da da açıldı ve yavaş yavaş tüm dünyaya yayılıyor.
Bir gün İstanbul’da Eataly gördüğünüzde, ‘’bak biz bunu daha önce duymuştuk, keşke biz getirseydik ne para kazanırdık’’ diye düşündüğünüzde  bu yazıyı ve yazarını hatırlarsınız.

Mehmet Denli (27.01.2011)

www.eataly.it 

28 Ocak 2011 Cuma

Efe Bal - La Più Dolce


Aslinda aklimda binbir konu var ama bir turlu yazamiyordum. Dun 2 kadeh sarap icince zihnim acildi. Efe Bal'i yazacagim. O da mi kim mi? Efe Italya'nin en unlu transeksueli. Akliniza sokaklarda gordugunuz mustafa ablalar gelmesin sakin, Efe inanilmaz guzel. Hatta sokaktaki binlerce kadindan cok cok daha guzel.
Efe ile tanismam 2009 Kasim ayinda Matrix isimli programdaki soylesisine denk geliyor. O sirada Lazio Bolgesinin valisinin Brezilyali travesti metresini baska bir Brezilya travesti ile aldatmasi sonucu tum ulke travestilerden konusmaya basladi. Maalesef metres Brezilyali travesti Brenda 1-2 ay sonra evinde cikan yanginda hayatini kaybetti. Konumuza donersek, o donemde tum kanallar travestilerle doldu. Vay be, ne guzel kadin dedigim kisi bir travesti cikti ve tabii programa ilgim artti. Bir de bakayim ismi Efe Bal, amman allahim! Alessio Vinci (matrix)programda ecel terleri dokuyor. Efe ise erkeklerin travestilere olan ilgisini hiiic utanmadan, slklLmadan anlatiyor. Hatta Italya'nin unutamadigi bir an var, Alessio "Ben o erkeklerden degilim, asla bir travesti ile birlikte olmam" diyince Efe sak diye "Asla asla deme" demez mi? Alessio kulaklarina kadar kizardi :) Bu programi seyreden herkes Efe'den cok etkilenmis. Hatta bir italyan arkadasimin arkadasi bana "programi 20 dakika sonra kapattim cunku Efe cok guzel, kendimden korktum" dedi.Abartmiyorum, cok guzel :) En son Serie A'da oynayan bir futbolcu ile seks yaptigini ama kim oldugunu soylemedi. Benim en komigime giden adinin Efe olmasi ama degistirmemis. 

Efe'nin web adresi http://www.lapiudolce.com 
Daniela ve ben arada girip fotograflara tek tek bakiyoruz. Sanirim Efe'nin en buyuk hayranlari ikimiziz. 
Zehra la principessa 




13 Ocak 2011 Perşembe

Pete Postlethwait


Pete Postlethwait

Sinema hayattır, hatta ta kendisidir. En duygusuz, kibirli, yaşayamamış insan bile kendisinden bir parça bulur sinemada.
Bir replikte, bir bakışta veya saniyenin 1/10 nunda;  ya kaçan bir hayatı, unutulamayan sevgiliyi, hesap kesilemeyen babayı görürsünüz,
boğaz düğümlenir, etrafa bakarsınız önce ‘’bir gören olur mu diye’’ sonrası malum…

Bir oyuncu çok şey ifade eder sizin için, tek bir anla hayatınız boyunca yakalar sizi, başa sarabilseydiniz o an için belki hayatınızı verirdiniz, size o anı ölünceye kadar o hatırlatır.
İşte bu yüzden bu endüstrinin karar vericileri, istedikleri dayatmayı yapsalar da, gerçek seyirci kendi yıldızını her zaman seçiyor ve ona hakkını teslim ediyor.
Bu doğal seçicilik karşısında hiçbir yapımcı, yatırımcı veya prodüktör duramıyor, bu da sinemayı oyuncu odaklı bir endüstri yapıyor.
Bu da kuşkusuz sinemanın büyüsü.

Hep değişik yönetmenlerle çalışan ve değişik rollerde oynayan, her rolü oynayabilen oyunculardan etkilenmişimdir, yetenek orada gizlidir bence.

Sektör ona çok cömert değildi, yeteneğini göstereceği rolleri kariyerinin son 10 yılında ucundan oynayabildi, afişte adı ilk hiç yazmadı
ama derin bakışlar, muhteşem bir vücut dili, pürüzsüz diksiyon ile iz bıraktı.

Pete Postletwait geçen hafta kansere yenik düştü;

Jurasic Park, Amistad, Romeo and Juliet, The Last Mohikan, Dark Water, Constant, Crimetime, Town, Inception filmogrfisinden kalanlardan,
Ama kim Usual suspects’in Kobayashisini, In the name of the father’ın fatherı’nı unutabilir…..



Oğlu için İrlanda’dan İngiltere’ye gelirken evden ayrılma sahnesi, sorgu odasında karşı odadaki oğlunu gördüğü an,
son ana kadar hapishanede gösterdiği dirayeti ve ölüm anında oğluna sarılma sahnesi bile bir kariyere bedel.
The Town’da hayatının son günlerinde gösterdiği performans hala seanslarda.

Replik yazmayacağım, bu büyük oyuncuyu tek bir an ile sınırlandırmak ona haksızlıktır.
Ben onu her zaman bu sanata beni aşık eden adamlardan biri olarak hatırlayacağım,
kendisine cömert olmayan bu sanata çok şey katan bir usta olarak ona veda edeceğim.
Saygıyla….

Mehmet Denli (13.01.2011)

9 Ocak 2011 Pazar

Genetik estetik


Endüstriyel Tasarım çağımızın en popüler mesleklerinden bir tanesi. Dünya üzerinde Tasarımcılar çok geniş bir yelpaze içerisinde, çok farklı sektörlere ürün ve hizmet sunuyorlar.
Beyin ve yaratıcılığa dayalı hizmetin maddi bir tanımının olmaması, son kullanıcının farklı mal ve hizmet seçiciliği, dayatma seri üretimin sonunun gelmesi, Doğu Bloğu’nun yıkılması ve Avrupa’da yeni ülkelerin meydana gelmesiyle tek tipten kurtulmak isteyen yeni hedef kitlelerin ve pazarların ortaya çıkması, artan rekabet ve piyasa koşulları; 90’lı yıllardan itibaren bu mesleğin tavan yapmasını sağladı.

Tasarım denince akıla ilk olarak tabi ki İtalya geliyor.
Peki bu bir tesadüf mü?? Veya tersten gidelim İtalyanlar ne yaptılar ki İtalya Tasarımın ve bununla beraber Estetiğin merkezi oldu.

İtalya’da 1925-1943 yılları arasında Faşist Lider Mussolini iktidardaydı. Faşizm o yıllarda Avrupa’nın yükselen değeriydi, Faşist İtalya saldırgan, militarist ve yayılmacı bir politika izliyordu.
Bu dönemde Nazi Almanyası ve Japonya ile yapılan işbirliği 2. Dünya Savaşını hazırlamıştır..
Tarih boyunca işgaller, darbeler, savaşlar, cuntalar bir milleti belirli bir süre için baskı altında tutabildi ama insanoğlu Helenistik Çağdan beri bu dönemlerden çok daha yaratıcı ve güçlü çıktı.
İtalya’da da farklı olmamıştır.Tarih boyunca kan, hüzün ve drama sahne olan bu topraklar, insanlığa en muhteşem sanatçıları, sanat eserlerini, rönesansı, aydınlanmayı sunmuştur.

Mussolini’nin baskıcı ve sınırlayıcı politikaları, yaratıcılığı ve yenilikçiliği tamamen önlüyordu.Tüm üretim kanalları, tasarımlar militarist sistem içerisinde, silah, savunma ve demiryolu için kullanılıyordu.
Bu dönemde mimarlar, savaşa hazırlanan ülke ekonomisinde, yeterli olmayan seri üretime zanaatkar olarak katılmış, yaratıcılıklarını, estetik zekalarını el işçilikleri ile geliştirmişler ve endüstri ile yaratıcılık ilk defa entegre olmuştur. İşte bu ilk kez Mimar – Tasarımcı kavramının kullanılması ve bugünkü Endüstriyel Tasarımcıların ortaya çıkmasıdır.
Savaş öncesi ekonomi içerisinde işlenen malzeme büyük oranda çelikti ve üretim çeşitli değildi, savaş sonrası ahşap ve çelik dışında fibergles, plastik, polyetilen ve polyester gibi yeni malzeme ve hammaddelerin ortaya çıkması ile 50 li yıllardan itibaren tasarım günlük hayata da entegre oldu.

Artık özel olarak dizayn edilmiş, tasarlanmış ürünler, sabah uyandığımız andan itibaren kullandığımız diş fırcasından, bilgisayarımıza, arabamıza, mobilyamıza, çatalımıza kadar hayatımızın içinde.
Otomotivden kuyumculuğa, mobilyadan sanayiye, mimariden modaya hatta mutfağa, sanata, spora kadar İtalyan Tasarımcılar harikalar yaratıyorlar.
Bugün dünyaya yön veren Tasarımlar, Milano’nun, Genova’nın, Firenze’nin dar sokaklarından kasabalarından çıkıyor ve tüm dünyayı büyülüyor.

Mehmet Denli (05.01.2011)

Metrobüs, Del Piero ve Sosfistik bir yazı



Akdenizli olmanın bedelidir belki de ahlaki zayıflık.
Yaratan, bu gezegenin en güzel topraklarından hiçbir şey esirgememişken,
Bazen güç, bazen toprak, bazen de bir kadın için Yunan Mitolojisinden beri bu topraklar üzerinde kan dinmemiştir.
Uygarlıklar, imparatorluklar ve devletler birbirini izlemiş ve felsefe de, bilim de, medeniyet de, demokrasi de bu topraklardan çıkmıştır.

Bu hızlı yer değiştirme, yıkımlar ve travmalar şüphesiz Akdeniz insanının DNA ‘sında bazı kodlar bırakmıştır.
Bu kodlar bu coğrafyadaki her ülkeye göre değişiklik göstermektedir. Bu başlı başına akademik bir konudur.

 İtalyan insanına dönersek; evet bu topraklarda ahlak zafiyeti , omurgasızlık görülebilir, erkekleri sorun olduğu anda toz olur, yolsuzluk, hırsızlık vardır, bir Faşist Lidere bile eyvallah diyebilirler.
Bir çok ileri demokrasilerde olduğu gibi bir İtalyan, Yargı’nın da, ordunun  da başındakinin ismini bilmez, tepkisizdir amaaaa bir İtalya’nın hayat tarzına karışamazsınız.
‘’Kardeşim sen bundan sonra Ağustos ayında çalışacaksın, Eylül ayında tatile gideceksin’’,
‘’Ufak motosikletler  çok gürültü ve ses kirliliği yapıyor, arabalar çok fazla, şehri ortadan böldüm kapattım metro yaptım’’,
 ‘’Bu Taş Binayı kamulaştırdım,  Otel, Alışveriş Merkezi yapacağım’’
‘’İstediğim ürüne, istediğim vergiyi bindireceğim’’
‘’%90 ın Katolik olduğu, Papa’nın yaşadığı  bir ülkede, Ortodokslar da Hıristiyan mı sayılır canım’’ falan D İ Y E M E Z S İ N İ Z.
Masa örtüleri pöti kareli hoş durmuyor tüm cafelerde kaldırılsın, pizza yiyen zencidir, pastayı carbonate soslu yiyen aristokrattır, domatez soslu yiyen okumuş cahildir, fesleğensiz yiyen krodur, Cappucino kahvenin köpüklüsüdür, pazarları aileler evde toplanıyor dışarı çıkmıyor, ekonomi duruyor bu olmaz, Del Piero yaşlandı Juve onu kesin satmalı falan aklınıza gelemez.

 İtalya’da kültür sadece dini semboller, ritüeller ve yerel geleneklerden oluşmaz. Gündelik yaşamlarında, koşuşturmalarında bile bu kültürü her hücreleriyle yaşarlar ve özel yaşamlarında, iş hayatlarında göstermedikleri dik duruşu bu kültürü korumak için gösterirler.Bu da şüphesiz bir milletin ortak paydası ve ruhunu oluşturur.

Mehmet Denli (07.01.2011)

Have the Lamps stopped screaming



Ne Filimdir  ama ’’Silence of the Lambs’’

Taşralı FBI ajanının çocukluğuna iner Dr. Lecter, kuzulardan gelen sesleri derinlerden bulur ve çıkarır.
Sonunda da sorar;

Dr. Lecter[on telephone] Well, Clarice, have the lambs stopped screaming?
Clarice: Dr. Lecter?
Dr. Lecter: Don't bother with a trace, I won't be on long enough.
Clarice: Where are you?
Dr. Lecter: I have no plans to call on you, Clarice. The world's more interesting with you in it. So you take care now to extend me the same courtesy.
Clarice: You know I can't make that promise.
Dr. Lecter: I do wish we could chat longer, but … [eyeing Dr. Chilton] I'm having an old friend for dinner. Bye.
Clarice: Dr. Lecter? … Dr. Lecter? … Dr. Lecter? … Dr. Lecter? …

Serinin 2. Filmini Ridley Scott Firenze’de çekecektir.

Opera Sahnesi, devam filmi dayatmasına ve Foster Moore değişikliğine rağmen tüm filme değer.
Tam bir Scott sahnesidir ve Sir Hopkins’in kariyerinin zirvesidir bence.

Dr Lechter opera sonrası Polis Şefi Renaldo Pazzi ve eşinin yanına gelir, Allegra Pazzinin elini öper ...


Allegra Pazzi: Dr., do you believe a man could become so obsessed with a woman, from a single encounter? 
Hannibal Lecter: Could he daily feel a stab of hunger for her and find nourishment in the very sight of her? I think so. But would she see through the bars of his plight and ache for him?

Mehmet Denli (07.01.2011)